Pages Navigation Menu

‘Bak büyüdüğün sokakta masalın yok’

‘Bak büyüdüğün sokakta masalın yok’

‘seyahatler… istediğimiz gibi yaşamaktan ne anladığımızı ortaya koyar.’

Alain de Botton

 

Pekin’den İstanbul aktarmalı Roma’ya uçarken, antik dünyanın üç görkemli şehrini düşünüyorum: Pekin-İstanbul-Roma. Ne hat ama! İstanbul zaten Roma’nın veliahdıydı, ‘Nova Roma’ diyorlardı. Romalılar, 113 yılında, Persia Capta (Pers Diyarı Fethedildi) yazılı paraları bastıktan sonra, Çin’e doğru ilerleyebilselerdi, belki Pekin de Romalılaşmaktan nasibini alacaktı. Doğrusu İmparator Trajan bu hedefe epey yaklaşmıştı, Basra’ya indikten sonra Büyük İskender gibi Doğu Asya’ya ilerleyecek, İndus Vadisini de aşıp Çin kapılarına dayanacaktı. Ömrü vefa etmedi. (Çinliler Roma’ya Daqin ‘Büyük Qin’ diyorlardı, elbette kendilerini referans alarak, Roma Çin’i fethetseydi buraya ne diyecekti acaba?)

Seyahate çıkmadan önce, ‘bizleri kendi otoriter beğenileriyle uyum içinde olmaya zorlayan’ rehber kitaplar ve internet bilgileri aracılığıyla gideceği kenti daha yola çıkmadan ‘avucunun içi gibi bilen’ tipler vardır; nerdeyse atacağı her bir adımı, ayak basacağı her bir metrekareyi hesaplar. (Bir çeşit güvensizlik olsa gerek, bir şeyleri kaçıracak olmanın paniği.) Alain de Botton, gezilecek yerleri metheden rehber kitapların pekala söze şöyle de devam edebileceklerini söyler: “Bu yazdıklarımızla aynı görüşte olmayan bir turistin aklından zoru olmalıdır.”

Aklımdan zorum yok, Roma’ya gitmeden önce, mutlaka gezilmesi gereken bazı yerleri not etmiştim, Vatikan, St. Angelo Kalesi, Roma Forumu, Piazza Navona.. onların dışında kalan bütün vaktimi, ‘merak pusulamın iğnesini’ izleyerek, Roma’nın dar sokaklarına ayırdım. (Her şehirde ‘trademark’ mekanların, o şehre dair en az şeyi temsil eden mekanlar olduğuna inanırdım, bu mekanların, taşıdığı simgesel yoğunluğun altında ikonalara dönüştüğünü sanıyordum; Colosseum yahut Pekin’in Cennet Tapınağı dev bir biblodan ibaretti gözümde, hediyelik eşya dükkanlarında satılan kopyalarından büyüktüler sadece.. Ancak bu simge mekanlara haksızlık etmemek de lazım, gören bir göz, o mekanı tüm simgeselliklerinden arındırarak, sanki ilk kez kendisi görüyormuş gibi görmeyi denemeli.)

İstanbul’dan iki buçuk saatlik uçuşun ardından Roma’ya ulaştığımda, ince bir yağmur yağıyordu. Gördüğüm en ince ve hafif yağmurlardan biriydi. Araçların silecek çalıştırmasına ve yayaların şemsiye açmasına gerek olmayan bir yağmur.

Roma tam bir yürüyüş şehri. Surların içinde kalan tarihi şehri arşınlamak mümkün. Bu seyahatte bana eşlik eden babamla, her gün toplamda 5-6 kilometrelik yürüyüşler yaptık.

Roma’da ‘her parça beğenmiş konduğu yeri’

Her sabah Via Nazionale’deki hotelimizden çıkıyorduk, belirlediğimiz bir hat boyunca, tarihi eserleri, meydanları, parkları, güzergahtaki kafeleri ve bilhassa İtalyan bir dostumun ‘İtalya’nın ruhu’ dediği şarküterileri gezerek yürüyorduk.

Bu yürüyüşlerde, nerdeyse hiçbir taş parçasının yanlış yere koyulmadığını gördük. Her şey yerli yerindeydi. Arif Nihat Asya’nın Selimiye şiirinde tarif ettiği ‘duvarlar, sütunlar ve minareler’ arasındaki kompozisyonu, bu ülkenin çocuklarına göstermediler, kompozisyon yok oldu, şehri şehir yapan fikir kayboldu, geriye sadece birkaç sütun ve minaremiz kaldı. Roma’daysa o sütunlar, o duvarlar, ‘duruyor taptaze, dimdik, dipdiri! Ne bir el sürçmesi, ne de bir yanlış. Ki en ufak zerre, kımıldamamış. Kıl kadar ileri, kıl kadar geri. Her parça beğenmiş konduğu yeri!’

Şairin tek bir yapı için yaptığı bu övgü, Roma’da bütün bir şehir için söylenebilir. Roma, Nietzsche’nin tarif ettiği, toplumun ve kimliğin tarih boyunca nasıl bir serüven geçirdiğini keşfe dönük, ikincil türden bir turizm deneyimi sunuyor; ve bunun sonucunda elde edilen devamlılık ve aidiyet hissini, elbette biz turistlere değil, kendi sakinlerine bahşediyor. Böylece Romalı, yine Nietzsche’nin işaret ettiği üzere, “Kendi bireysel ve fani varlığının ötesine bakıyor, yaşadığı evle ve şehirle aynı ruhu taşıdığı hissine kapılıyor. Kaza sonucu meydana gelmiş tesadüfi bir varlık olmadığını, önünde durup baktığı geçmişin evladı olduğunu bilmenin mutluluğunu yaşıyor.”

Bu deneyimin seyircisi konumundaki turistse, şayet fotoğraf çekmekten kendini alabilirse, bu devamlılık ve aidiyet hissini kendi ülkesindeki şehirlerde ne kadar deneyimleyebildiğini düşünmeye kafa yorabilir. Doğduğum ve büyüdüğüm şehir Ankara’da, ‘önümde durup baktığım geçmişin bir evladı’ olduğum hissine kapılamadım, Sultan Alaeddin Camisi yerli yerinde duruyordu ama sütunlar, kitabeler, çeşmeler ayrı telden çalıyordu. Caminin manevi halesi, bırakın şehrin sokaklarına, meydanlarına yayılmayı, çevresini dahi ışıtamayacak kadar cılızlaşmıştı.. Kale’den aşağı ineyim dersen, Hacı Bayram Camisi.. Valilik binası önünde yer alan Jülian sütunu.. Birinci meclis… Yarım yamalak hatırlanan silik bir rüyanın dağınık imgeleri gibiydi. (Belediyecilik sadece altyapı işleri olmasa gerek, belediye, şehrin bu dağınık referanslarını birleştirecek fikirler üretmelidir.)

Hotelimiz tarihi bir hotel olmasına rağmen oda servisi çok vasat ve bakımsızdı. Ama işte Roma’nın sırrı belki de burada, bizim ‘bakımsız’ dediğimiz şeye, onlar ‘tarih’ diyor olabilirler. Bakımsız Roma’ya karşı, ‘bakımlı’ İstanbul! Hem de ne bakımlı, ne bulursa takmış takıştırmış..

Roma şehrinde meydanların özel bir karakteri var, çünkü Roma’da meydan sadece şehrin tam ortasında yer alan geniş bir boşluk değil. İç sokaklarda ara meydanlar var, Pekin’de kentsel mekanların azametine karşılık, İtalya’da her ‘yer’ kendi köşesine çekilmiş bir tevazu halinde. Pekin’de meydanlar dışa dönük, meydan, yüklendiği simgesel dünyayı şehre doğru pompalıyor, meydan bir dayatma aracı olarak ideolojik bir aygıta dönüşüyor. Roma’nın meydanlarıysa içe dönük, ne bir yön dayatıyor ne de o meydanı referans alarak yolunuza devam etmeye zorluyor. Pekin’in düştüğü modernizm tuzağına, Roma düşmemiş. Pekin için modernizm, yine Alain de Botton’a atıfla, hasreti çekilen ve bundan önceki durağan dönemlerin acısını çıkarmak için aşırı dozda alınmasına ihtiyaç duyulan bir yiyecek gibiydi.

Roma’da şehrin farklı muhitleri birbirini itip kakmıyor. Yine Pekin’in sınırlayıcı, kuşatan, ilk bakışta hayranlık uyandırsa da kısa sürede monotonlaşan görsel formlarına karşılık, Roma, Pekin’den hiç de aşağı kalmayacak o cennet tasavvuruna, bireye nefes aldıracak bir esneklik katmayı da ihmal etmemiş.

Şehrin çocuğu olmak…

En yakın arkadaşlarımdan biri Romalı, Massimo. Yıllar önce bana söylediği bir sözü, onun şehrine gittiğimde hatırladım. Şöyle demişti: “Şehrim her zaman bana çocuk muamelesi yapıyor.”

40 yaşını geride bırakmış bu koca çocuk ne demek istemişti? Şehrinin uzun tarihine mi dikkat çekiyordu?

Sanmıyorum, şehir ile kendisi arasındaki, başka türlü bir ilişkiyi anlatmak istiyordu muhtemelen. Roma bana da çocuk muamelesi yapacak mıydı? (Benim doğduğum şehir, bana asla çocuk muamelesi yapmadı. Gazapizm’in son günlerde popüler olan şarkısına atıfla, büyüdüğüm sokakta bir masalım yoktu.)

Roma’da ve gittiğim diğer şehirlerde, en çok korktuğum şey, şehrin beni bir turist yerine koyması. Bundan kaçmak o kadar zor ki! İnsan bazen doğduğu şehirde bile kendini turist gibi hissedebiliyor. Turist gibi yemek, turist gibi giyinmek zorunda kalıyorsun. Askerde çarşı iznine çıktığımızda, sivil görünmek için elimizden geleni yapsak da, çarşıya vardığımızda ‘asker ağalar karnınız aç mı’ diye seslenirdi lokantacılar… Bütün o deodorantlar, gömlekler hiçbir işe yaramazdı, kabak gibi askerdik işte! Başka bir şehre gittin mi, turistlik de aynı şekilde, ne yapsan çıkmıyor üstünden. Boynundaki fotoğraf makinesini gizleyeyim desen, elindeki haritadan yahut avanak avanak etrafına bakmandan yakayı ele veriyorsun. Roma’ya gitmeden önce, Massimo ile birkaç ay İtalyanca da çalışmıştım, bu sayede turist rolünden bir nebze sıyrılacaktım. Ancak Roma’da o kadar az İtalyan gördüm ki! Bilhassa hizmet sektörü tamamen Doğu Asyalı, Ortadoğulu gençlerin elinde. Son gün surların dışındaki Pompei’de tiramisu (4 euro) yemeğe gittiğimde gördüm gerçek İtalyanları, kasketli amcalar gazete okuyup espresso (1,30 euro) içiyorlardı.

Turist olmaktan endişe ettiğimi bir dostuma söylediğimde bana şöyle dedi: “Bence yersiz bir endişe, sen zaten Pekin’de turist gibi yaşamıyor musun?”

Ben Pekin’de turist değilim, yerleşik bir yabancıyım. Üstelik giderek de yerlileşen bir yabancı. Yerli ve yabancı, bu iki konsept, bu iki insan tipi, post-modern dünyada yer değiştirmiş olabilir. Artık yabancı yerlileşirken, yerlinin yabancılaşmasına şahit oluyoruz. Hele bazı şehirlerde, yerliler yabancılardan daha yaban.

Tabelaların dili

Alain de Botton, Amsterdam’da Schipol Havaalanına’na ayak bastıktan birkaç adım sonra karşısına çıkan bir tabelaya hayranlıkla bakar, transfer noktalarını, çıkış kapısını gösteren alelade bir tabeladır bu. Tabelanın fontlarında, sesli harflerin yan yana gelmesinde, daha başka detaylarda, bütün bir Amsterdam’ı görür yazar. Çünkü bu tabela, yazarın seyahat ettiğinin ve başka bir yere geldiğinin ilk işaretidir, yurt dışının sembolüdür!

Kuşkusuz ben bu kadar keskin gözlere ve mukayese kabiliyetine sahip değilim, buna benzer bir hayranlığı Roma’da Leonardo Da Vinci Havaalanın’da yaşamadım. Havaalanları, kimlikler ve diller ötesi mekanlar gibi gelir bana. Mekan havaalanı olduktan sonra, Roma’da, Pekin’de, Bakü’de yahut Doha’da bulunmak arasında fark yokmuş gibi hissederim. (Giderek tren istasyonları da hususiyetlerini yitiriyor sanki.)

Alain de Botton’un havaalanı tabelası karşısındaki hayranlık ve şaşkınlığının bir benzerini, Roma’nın sokak tabelalarına bakarken yaşadım. Via Nazionale! Via Urbana! Via del Corso! Sadece sokağın kendisi değil, tabelası da heyecan verici Roma’da. Tabela, sokağın asli bir unsuru, bizdeki gibi yaması değil. Sokakla, pencereyle, binanın tuğlasıyla, kemeriyle uyumlu bir tabela. İnce, hafif tırnaklı bir font. Beyaz zemin üzerindeki yazı, hiçbir ışıklandırmaya gerek kalmaksızın gece karanlığında bile okunuyor. (Romalılar sokak tabelalarıyla gurur duyuyorlar olacak ki, turistler şehirden ufak bir hatıra götürsün diye, tabelaların magnetlerini yapmışlar.)

Havaalanı tabelasının, kendi ülkesindeki tabelalardan farklılığını not ederken “Benim ülkemde böylesi bir tabelaya rastlamak imkansızdır” der Alain de Botton ve şikayetini sürdürür; yabancı ülkelerdeki birtakım öğelere değer veriyor olmamız yalnızca onların yeni olmalarından değildir, aynı zamanda bizim benliğimize uygun ve ülkemizin bize sunamadığı bazı özellikler taşımalarından kaynaklanır. Amsterdam’da yazara heyecan verenler, kendi ülkesine dair taşıdığı olumsuz düşüncelerle birebir bağlantılıdır. Roma’da bana heyecan verenlerin bir çoğu da, kendi ülkemde olmasını istediğim, çünkü kendi ülkeme de ‘yakıştırdığım’, aynı estetiği bizim insanımızın da hak ettiğini düşündüğüm şeylerdir.

 

‘Şöyle şehirden kaçıp bir hafta kafamı dinlesem!’

Bu saikle başlar seyahat planları genelde, sanki kafamızı dinleyemiyor olmamıza sebep, bizatihi şehir yaşamının kendisidir. Sonra atlayıp gidilir bir sahil kasabasına, ama kafayı dinlemek ne mümkün; çünkü kafa şehirdeki kafadır, şehir de seninle beraber gelir o sahil kasabasına. Yaz geldi, gezin bakalım Kaş’tan Ayvalık’a 34 plaka otomobil görmediğin kaç kilometrekare var! Mesele plaka değil tabii, şehirliler yanlarında alışık oldukları ritimlerini, kaygılarını da ‘tatile’ götürmüşlerdir aslında, 34 işte kafadaki o yükün sembolüdür. Tatile çıkanların yanlarında taşıdıkları tek bagaj, sanmayın ki ellerindeki valizler yahut sırt çantalarıdır; asıl bagajı kafalarında taşırlar…

Oysa hep tersi beklenmez mi bir yola koyulurken, yüklerden arınmak değilse nedir seyahat?

Yeni bir şehir, bir insanı yüklerinden nasıl arındırır? Görülmeyeni göstererek, farklı bir bakış açısı sunarak, farklılığın normalliğini benimseterek, gördüğümüz her şeyi, kendi dünyamızı referans alarak açıklayamayacağımızı öğreterek, bu sayede bizleri olgunlaştırarak, hiçbir yere yetişmememiz gerektiğini, aslında hiçbir şeyin ‘kaçıyor’ (missing) olmadığını hissettirerek yapar bunu şehir.

Emre Demir

Pekin, Yaz 2018

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *