Çinliler dinsiz mi?

Çinliler dinsiz mi?

Ocak 29, 2019 0 Yazar: admin

Google’da Çin ve Çinlilerle ilgili Türkçe aramalara baktığımda ilginç bir konu dikkatimi çekti: Çinlilerin dini.

Bu, gerçekten dikkate değer, o ölçüde karmaşık ve hassas bir konu. Genelgeçer bazı kavramlar ve yargılarla bu konuyu çözümlemek mümkün değil; “Çinlilerin dini” konusu, Çin’le ilgili başka hiçbir konuda olmadığı kadar, Çin’e kendine özgü şartlarda bakma becerisi gerektiriyor.

Her şeyden önce bu konunun dinden (zongjiao) evvel inanç (xinyang) kategorisinde değerlendirilmesi şart. Bir Çinliye “Hangi dine inanıyorsun?” diye sormak yanıltıcı cevaplar alınmasına yol açar, bu durumda alacağınız cevap muhtemelen “Hiçbir dine inanmıyorum” şeklinde olacaktır; buradan hareketle bu kişinin dinsiz, ateist olduğu hükmüne varırsınız. Ancak soru inanç üzerinden formüle edildiğinde, Budizmden Daoizme, Konfüçyüs’ten geleneksel halk inançlarına kadar zengin ve karmaşık bir dünyanın kapısı aralanır önünüzde.

Çinlilerin dini konusunda bir fikir vermesi için, 2016 yılında Türkiye’de basılmış Çin’le alakalı bir kitaptan uzun bir alıntı iliştiriyorum, iyi okumalar…

***

Bir dağ, üç inanç

Henan eyaletinde Song Dağı’na doğru tırmanırken bir kentle karşılaşıyorum, Dengfeng adlı bu kent, Wushu okullarıyla ünlü. Çünkü dünyaca ünlü Shaolin Tapınağı, kentin hemen yukarısındaki Song Dağı’nda. Çin’in beş ünlü dağından biri olan Song Dağı, üç inancın iç içe geçtiği özel bir yer.

Buda, Konfüçyüs ve Lao Zi. Bu üç bilgenin öğretileri Çin’de çoğu zaman birbirini tamamlayıcı özelliğe sahip olmuştur. Bu dinsel senkretizm ortamında bir Çinli aynı anda Budizme, Konfüçyüsçülüğe ve Dao’ya inanabilir. 

Henri Arvon, Budacılık adlı kitabında bu durumu şöyle açıklıyor:

“Bu bağlamda üç din iç içe geçmiştir ve birbirlerinden ayrılması mümkün olmayan bir bütündür. Çinli Konfüçyüsçü müdür, Daocu mudur, yoksa Budacı mıdır? Birçok Çinlinin kolay cevap veremeyeceği bir sorudur bu. Bir öğreti içinde yer alma, bazı koşullarda başka bir öğretiye hizmet etme olasılığını dışlamaz. Çinliler üç din olduğunu ama bunların tek bir aile oluşturduğunu söylerler.” (Budacılık, Dost Kitabevi Yayınları)

Budist Shaolin Tapınağı, Songyang Konfüçyüs Akademisi ve Daocu Zhongyue Tapınağı, aynı dağın eteklerinde iç içe bulunuyor. Shaolin Tapınağı’nın avlusundaki bir kitabede yer alan “Üç İnanç Birliği” figürü, bu iç içe geçişin sembolik ifadelerinden biri.


Üç inanç birliği

Bu figürde ilk bakışta elinde tek bir kitap tutan bir insan görülüyor, ancak dikkatli bakınca üç ayrı yüzün ve bedenin iç içe geçtiğini görüyoruz: Ortada Buda, solda Konfüçyüs ve sağda Lao Zi. Üç bilge ellerinde tek bir kitabı tutuyor.  Çin üzerine kafa yoran birinin, öncelikle bu “tek kitabın” manasını anlaması gerekiyor. Bu figürün ne anlama geldiği ve Çinlilerin zihnindeki karşılığı üzerinde düşünüyorum: Üç inanç arasındaki tamamlayıcılık nasıl işliyor? Konfüçyüs’ün boş bıraktığını Lao Zi nasıl tamamlıyor? Çinli ne zaman Daocu, ne zaman Budacı, ne zaman Konfüçyüsçü?

Konfüçyüs düşüncesini bir “iyi yurttaşlık dini” olarak değerlendirmek mümkün. Konfüçyüs öğretisi, kente, topluma ve aileye dayanıyor. O ölçüde hayatın maddi yönüyle ilgileniyor. Evlâdın babasına, kadının eşine, yurttaşın devletine karşı sorumluluklarını tayin eden Konfüçyüs, buna karşın, insanı kendi iç dünyasında yalnız bırakıyor. Kişiyi sorumluluklara boğan ve güçlü bir itaat duygusu aşılayan Konfüçyüs, manevi dünyayı, ruhsal ihtiyaçları es geçiyor. İlk bakışta Konfüçyüs düşüncesinin, materyalist yönü ağır basan bir tarım toplumu olan Çin halkının karakterine uygun bir öğreti olduğunu söylemek mümkün, evet birçok yönüyle uygundur ama yetersizdir; Çinliler gerçekçi insanlar olarak değerlendirilir, buna rağmen karakterlerinde çok daha derin romantik bir taraf da vardır. (Lin Yutang) İşte bu romantik tarafın tatmini hususunda Çinlilerin imdadına, Çin düşüncesinin romantik okulu olan Dao öğretisi yetişiyor. Lin Yutang’ın çok sevdiğim ifadesiyle, Dao’ya inanan insan “gizemin ve tecessüsün çocuksu dünyası”nda duruyor. Konfüçyüs’ün aksine, doğaya ve kırsala dayanıyor. İnsanın doğayla ilişkisine, hatta doğayla bütünlüğüne dikkat çekerek, eylemsizliği (wuwei) tek geçerli eylem olarak görüyor. Uygarlığı, insanlığın yozlaşmasının başlangıcı olarak gören Lao Zi’nın, Konfüçyüsçü bilginleri toplumun en bozuk tipleri olarak görmesine şaşmamalı. (Nietzsche de Sokrates’i Avrupa’nın baş yolsuzu olarak görür.) Konfüçyüs yaşamı doğrularken, Lao Zi olumsuzluyor. Konfüçyüs, insanı sosyal ilişkilere yönlendirirken ve buna mecbur ederken, Lao Zi geri çekilmeyi, feragat etmeyi, vazgeçmeyi, toplumdan uzaklaşıp inzivada yaşamayı öneriyor. Konfüçyüs öğretisi, iyilikseverlik ve dürüstlük esasına dayanırken, Lao Zi, “İyiliği öğretmekten vazgeçer ve ahlakı unutursak insanlar birbirlerini daha çok sever” diyor. Yani Lao Zi için iyilik, Adorno’da da karşımıza çıkan bir ifadeyle, iyi olanın çarpıtılmasından ibarettir; Konfüçyüsçü nezaket, sevgi ve itaatin olduğu yerde, karmaşa ve riya var demektir. Konfüçyüs’ün ortaya koyduğu hak, hukuk, adalet kavramları, tam da Dao yolu terkedildiği için ortaya çıkmıştır ve gerçekten iyi’ye dönüş ancak Dao’ya dönüştür. 

Bu karşıtlıklarına rağmen, belki de bu karşıtlıklarından ötürü, Konfüçyüs düşüncesi ve Dao öğretisi, yin-yang misali bir dengede duruyor. Konfüçyüs’ün katı sosyal kuralları altında bir yaşam şüphesiz katlanılmaz olabilirdi, Daoculuk, uyum ve itaate dayanan bu yaşamın rahatlatıcı yanını oluşturuyor. Dao, sıkıcı derslerden bunalan bir öğrenciye dersten kaytarma, okulu asma, biraz olsun içgüdüleriyle yaşama imkanı sunuyor… Günlük yaşamını organize ederken Konfüçyüsçü olan/olmak zorunda olan Çinli, gözleri ufka daldığında, bir hayal dünyasında yolculuğa çıktığında Daocu oluyor…[

Peki Budizm bu dengenin neresinde?

Daoculuk ve Kongüçyüsçülük, Çin’in kendi içinden çıkardığı öğretilerken, Budizm Çin’e dışarıdan gelmiş ve hem bir din olarak hem de bir felsefe olarak Çin’de en ciddi etkiyi yaratmış yabancı unsurdur. Çin’de dil, sanat, mimari, yemek, edebiyat, resim, kent tasarımı ve daha pek çok alanda Budizmin derin etkileri hissedilir. Geleneksel bir Çin kentinin veya kasabasının merkezinde, Konfüçyüs akademilerinden ziyade Budist tapınakları yer alırdı. Bu yapılar dini ve sosyal yaşamın merkeziydi. Konfüçyüs ve Lao Zi, dünya hayatının maddi ve manevi tarafını başarıyla şekillendirmiş olsa da, Çin toplumu da ölüm gerçeği söz konusu olduğunda bir dine ihtiyaç duymuştur…

Kaynak: Göğün Altında Bir Dünya: Çin’de 5 Yıl 10 Kent