Pages Navigation Menu

Bir kentim bile yok, anlıyor musun..

Bir kentim bile yok, anlıyor musun..

 

Bir kentte hayran kaldığın şey

onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil,

senin ona sorduğun bir soruya verdiği yanıttır.

Ya da onun sana sorduğu

ve ille de yanıtlamanı beklediği sorudur.”

Italo Calvino

 

Beş yıl oluyor, Ankara’dan Pekin’e giden uçakta yerimi aldığımda, Paul Klee’nin Angelus Novus’undan farksızdım; baktığım yerden uzaklaşıyordum, gözlerim fal taşı gibi açılmıştı, karşı konulmaz bir rüzgar kanatlarımı uçmaya zorluyordu.

 

Dünyanın öbür ucunda ne işim olduğunu soranlara, bulunduğun her yer dünyanın herhangi bir ucudur diyordum. Ayaklarının bastığı yerden ibaret olanlar için kaybolmak ne mümkün.

 

Cenk Özkömür’ün Sivil Denemeler’de Şehir adlı yazısının son cümlesi çarpıcı: “eski bir alışkanlık, sadece: bu şehir, benim için, eski ve kötü bir alışkanlık.”

 

Ankara, benim için, eski ve kötü bir alışkanlıktı. Ankara’yı hiçbir zaman zihnimde bir bütün olarak algılayamadım. Ankara, bana bir fikir vermedi. Kent, insanı yeniden yaratan ve tanımlayan bir şeyse, benim için bu sürecin Pekin’de gerçekleştiğini söyleyebilirim. Belki dünya üzerinde bir başka şehirde, şehirle kurulacak başka türlü etkileşimler sonucu, daha başka bir benlik şekillenebilirdi; bundan böyle insana ve eşyaya, tarihe ve tabiata bakışımda, Pekin şehrinin dahli göz önünde bulundurulmalıdır.

 IMG_3402

Beihai Park. Çünkü okumak, bir açık hava eylemidir..

Bir kenti sevmek yahut bir kent tarafından tanımlanmak, o kentin parklarını, tarihi eserlerini, havasını, suyunu, sokaklarını, hala kaldıysa sokaklarında top oynayan çocuklarını, meydanını ve elbette kadınlarını sevmenin çok daha ötesinde. Kent ile insan, ten ile taş arasındaki ilişki, zihnin kapalı kapıları ardında gerçekleşen bir çarpışma.

Pekin’le ilişkim iki boyutlu. Kent önce simetrik yapısı ve bir bütün olarak imgelenebilir olmasıyla zihnimi toparlamama yardımcı oldu. Bölgeleri, yolları kolayca ayırt edilebilen ve bütünlüklü bir yapı içinde gruplandırılabilen bir kent olan Pekin’i avucumun içi gibi bildiğimi sanıyorum. Oysa dünyaya geldiğim kente dair fazla fikrim yok, Kızılay’ın kuzeyi ne taraf bilemiyorum, Ankara’nın nerede başlayıp nerede bittiğini kestiremiyorum. Pekin’de çevresel bir imgeye sahibim. Pekinli, dış dünyayı zihninde genelleyebilecek bir imgeye sahip olduğu için, Pekin’de kaybolmak imkansız. İmgelenebilir ve okunaklı bir kent, bir faaliyetin, bilginin ya da inancın idare edilmesine olanak tanır. (Kevin Lynch) Pekin bu yönüyle bende savruk ve bağlamsız düşünme alışkanlığına son verdi. Kent, zihnimi disipline etti. Bakış açıları geliştirmeyi, bir bağlamda konuşmayı, bir sözdizimine sahip olmayı bu kentte öğrendim.

Ve fakat sonra başka bir şey oldu, kente dair başka türlü bir imge oluştu zihnimde, bir üst iradenin tek seferde belirlediği, kesin ve nihai detaylarla düzenlenmiş bir kentte yaşamak, bir noktaya kadar kendini tanımlamaya olanak veriyordu. Böyle bir kentte doğmak ve büyümek, ilk çevresel imgeyi edinmek, temel metinleri okumak gibi. Ancak belli bir noktadan sonra bu çevre katlanılmaz olmaya başladı. Net bir şekilde imgelenebilen bir çevrenin dayatmacılığıyla savaşmaya başladım. Bütün bir kentin dümdüz olması hiçbir sürprize müsaade etmiyordu. Her bir sokağın nereye çıkacağından emin olmak, bulunduğun her noktada kentin diğer yerlerine göre pozisyonunu bilmek, kaybolmanın imkansızlığı, koca şehirde tek bir yokuş çıkamamak… Pekin’de, bir yere gidiyor olmak hissini kaybetmeye başladım. Kentte geçiş noktaları bulamıyordum. 

Evet, kent fiziksel olarak farklı bölümlere ayrılıyor, ve fakat bu farklılıklar keskin sosyo-ekonomik ayrımlara dayanmıyor. Kentin varoşları yok. Bizdeki gibi nerdeyse her biri farklı toplumsal gerçeklikler taşıyan semtler ve mahalleler yok. Altındağ ile Çankaya’yı aynı kentin parçaları yapan nedir? Bu, Pekin’de eşine rastlanamayacak bir durum. Kentte o boşluk bırakılmıyor. Tanpınar, İstanbul’un başka semtlerinde sık sık başka insanlar oluruz der; bir yanda hayatımızın yoksulluğu, diğer yanda ruhsal bütünlüğümüz. Çünkü bizde şehirler, iç içe geçmiş şehirlerden oluşur. Çin kentiyse yekpare.

 IMG_6442

Pekin, biraz da bisiklet demektir..

Pekin, sakinlerine fazla söz hakkı vermiyor. Kentin hikayesi, insanın hikayesinden önemli. Kentin kendini merkeze koyan yapısı, insan hikayelerine olanak tanımıyor. Kent, giderek sakinlerini uyuşturuyor, attıkları her bir adımın yönünü ve hızını tayin ediyor. Pekinliler kentlerinde hareket ederken neyi neden yaptıklarını düşünmek zorunda değiller. Pekinli dalgın, mekanik ve kayıtsız. Omuzlar arasından yakalanan bakışlara, insanların birbirlerinin varlığını onayladığı gülümsemelere, maksatsız diyaloglara ne kadar ihtiyacım var bu kentte…

Çin’in pek çok kenti için geçerli olmak üzere, tipik bir Çin kentini sembolize etmek çok kolay, kişiselleştirmek zor. Pekin’de kent imgesi algısal değil, kavramsal. Kentin tarihi yapılarını, turistik mekanlarını, ana caddelerini, devasa ulaşım sistemini bir kenara bırakarak, kişisel gözleme ve tecrübeye dayanan imgelerle kenti açıklamaya çalışmak zihni zorlayan bir iş.

Yine de her kentsel deneyim bir şekilde kişiseldir. Herkes kendi kent imgesini oluşturur. İnsan, dünyaya geldiği şehirde değil, yaşadığı şehirde kendini keşfetmeye başlıyor. Pekin’de geçirdiğim her gün, kendimle ilgili bir şeylerin farkına vardım. Çocukluğun karanlık kuyusuna gömülmüş ruhsal problemleri açığa çıkardım, belki geçmişimi kurguladım, kendi tarihimi yazdım. O nedenle Ankara, dünyaya geldiğim şehirken, Pekin “doğduğum” şehir oldu.

 IMG_7510

Daha fazla kalmak istemediğim ve o ölçüde bir gelecek göremediğim bir kent ile bir daha geri dönmek istemediğim ve o ölçüde bir geçmiş kurgulayamadığım bir kent arasında sıkıştım. Yabancılık ile yabancılaşmak arasında! İnsanın dönecek bir kentinin olmaması ne kötü; ve belki de bu, yalnızlığın yegâne tanımı.

3 Comments

  1. İnsanın dönecek bir kentinin olmaması, yalnızlığın yegâne tanımı mıdır, emin değilim. Yine de dönecek bir kentin olmaması büyük bir sorun olabilir. “Ait olma” hissini zedelediği kesin.

    TDK kent ve şehir sözcüklerinin aynı anlamda olduğunu söylese de bu iki sözcük bende farklı algılar oluşturuyor. Kent dendiğinde kültür de aklıma geliyor oysa şehir sözcüğü hasbelkader biraraya gelmiş insanları çağrıştırıyor. Ve elbette “kelimeler bazı anlamlara gelmiyor”, iyi ki.

  2. güzel.

    kent ve şehir üzerine konuşmalı. bu konuda iskender pala’nın bir yazısı vardı, şehir ile kent arasında olmalı yazının başlığı, kent kelimesini epey tepeliyordu o yazıda, çok acımıştım kelimeye.. duyarsızlık ve kimliksizlikle suçluyordu kelimeyi. oysa kelimelerin ne günahı var?

    linki de buldum tam oldu: http://www.baktabul.net/makaleler-and-kose-yazilari/202141-sehir-ile-kent-arasinda-iskender-pala-kose-yazilari.html

  3. İskender Pala’yı Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü ile tanımıştım. O sözlüğün gerçekten işime yaradığını itiraf etmeliyim. Yazılarına gelince… Çoğu zaman aynı yere farklı pencerelerden baktığımızı düşünüyorum. Bu durumdan da ziyadesiyle memnunum.

    “Kent” sözcüğüne İskender Pala’dan daha olumlu anlamlar yüklemin sebebi “Görünmez Kentler” olabilir. (Kitabın adı “Görünmez Şehirler” olsaydı bende aynı algıyı oluşturur muydu, bundan emin değilim işte.) “Kadından Kentler”in de, farklı bir açıdan, kent sözcüğüne yüklediğim anlamda etkisi olabilir. (“Beş Şehir”in, hem kitap hem de film, etkisini daha sonra konuşmak üzere bir kenara bırakıyorum.)

    Kelimelerin anlamlarından daha çok kelimelere yüklediğimiz anlamlarla ilgileniyorum ben ve çoğu zaman kelimelere haksızlık ettiğimizi düşünüyorum.

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *