Çin’in ‘ikinci devrimi’ ve Deng Xiaoping

Çin’in ‘ikinci devrimi’ ve Deng Xiaoping

Aralık 29, 2018 0 Yazar: admin

(Bu yazı 12 Kasım 2018 tarihli Yeni Şafak gazetesinde yayımlanmıştır.)

Rahmetli dedem kara lastikten ayakkabıya Menderes döneminde geçtiğini söyler, onu hep rahmetle yad ederdi. O ayakkabının kredisi, dedemin uzun yıllar Menderes çizgisindeki partilere oy vermesini sağladı. 1980’lerin başlarında, Çin’in kentlerinde, köy ve kasabalarında televizyon izleme imkanına kavuşmuş, çamaşır makinesiyle tanışmış, telefon tuşlamış insanlar, bu yeni yaşam tarzını en çok Deng Xiaoping’e (1904-1997) borçlular.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin son 40 yılda kaydettiği ekonomik performans ve bugün dünya siyasetinde oynamaya başladığı belirleyici rol dikkat çekiyor; Çin siyaseti söz konusu olduğunda gözler “Mao’dan sonra en güçlü lider” olarak addedilen bir isme, Xi Jinping’e çevriliyor. Ancak tüm bu başarı hikayesinin arkasında başka bir isim var: Anti emperyalist öğrenci hareketlerinden cumhuriyete, II. Dünya Savaşı’ndan iç savaşa, Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan Kültür Devrimi’ne, Çin’in 20. asırda geçirdiği tüm sarsıcı deneyimlerin bizzat içerisinde yer almış, o hadiselerin serencamıyla yoğrulmuş bir isim. Dağlarda gerilla savaşı vermiş bir militan, şehirde propaganda yapmış bir gönüllü, ordu yönetmiş bir komutan, parti sekreterliği yapmış bir memur olarak Deng Xiaoping, nihayetinde 1978’de giriştiği reform hareketiyle adını “modern Çin’in mimarı” olarak tarihe yazdırmıştır.

‘Benim zamanımda Çin çok değişti’

1980’lerin başında Çin’de yaşamaya başlamış Garanti Bankası Şanghay Temsilcisi Noyan Rona, ekmek ve yumurta almak için karne taşıdığını söylüyor; eskiden bisiklet almak için bir yıl sıra beklerdiniz diyor. Aynı ülkede şimdi her yer paylaşım bisikleti. 90’ların başında Çin’de yaşamaya başlamış, uzun yıllar Anadolu Ajansı Pekin temsilciği yapmış olan Kamil Erdoğdu, kartlı telefonların sadece büyük otellerde olduğunu, Türkiye’ye telefon açmak için bir otele gitmesi gerektiğini söylüyor; internet erişimi hak getire… Aynı ülkede şimdi 802 milyon insan internet kullanıcısı, günlük yaşam mobil ödemeler üzerine dönüyor. 2011 yılında Çin’de yaşamaya başlayan bu makalenin yazarı, Pekin’in batısındaki evine en yakın kafeye gitmek için metroyla sekiz durak yol giderdi. O uluslararası kahve zinciri, şimdi Çin’de ‘her 15 saatte bir şube’ açtığını söylüyor!

Çin’de yakın tarihin herhangi bir döneminde yaşamış bir yabancı ‘Benim zamanımda Çin çok değişti’ derse, ona inanın, haklıdır. Çin’de gerek makro anlamda sosyal ve ekonomik durum, gerekse buna bağlı olarak günlük yaşam anbean değişmektedir. Ancak bu değişimi anlamak için, parça parça olaylara değil, bütüne bakmak gerekiyor. İşte bu ‘büyük fotoğrafın’ adı Reform ve Dışa Açılma’dır. 

Konfüçyüs: 40 yaş olgunluk çağı

Konfüçyüs şöyle der: 40 yaşında kafa karışıklığı kalmaz. (Sishi er buhuo) Çin’in reform ve dışa açılmasının 40. yılında, sosyal ve ekonomik dönüşümün artık olgunlaştığını ve Çin’in bu süreçte hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak belli kazanımlar elde ettiğini söyleyebiliriz. 

40 yıl sonra gelinen noktada Çin dünyanın ikinci büyük GDP’sine (11 trilyon ABD doları) ve üçüncü en yüksek doğrudan dış yatırıma (170 milyar ABD doları) sahip. Çin ekonomisinin dünya ekonomisindeki payı 1978’de 1,8 iken 2017’de yüzde 18,2’ye yükseldi. 1978’den 2016 yılına kadar Çin’in GDP’si yüzde 3 bin 230 arttı, bu sürede 800 milyon insan yoksulluktan kurtarıldı.

21. yüzyılın başlamasıyla birlikte Çin küresel GDP’ye en fazla katkı sağlayan ülke haline geldi. Çin’in toplam mal ithalat ve ihracatı 2017’de 4,1 trilyon dolara ulaşarak, 1978’in 783 kat üzerine çıktı. 1949-1978 arasında toplamda sadece 200 bin Çinli yurtdışına seyahat edebilmişken, bugün artık her yıl 100 milyondan fazla Çinli bu imkana sahip duruma geldi.

Elbette bu 40 yaş olgunluğuna kolay gelinmedi; 1978 yılında Çin reform yoluna girdiğinde, Kültür Devrimi’nin (1966-1976) siyasi ve kültürel şokları henüz tam anlamıyla atlatılabilmiş değildi. Üniversiteler on yıldır atıl durumdaydı. Ulaşım ve iletişim imkanları yetersizdi. Fabrikalar halen eski bakımsız Sovyet ekipmanlarıyla idare ediyordu. Ülkenin hasbelkader eğitimli gençleri kırsal kesimlere gönderilmişti. Nüfusun %60’tan fazlası yoksulluk içinde yaşamaktaydı. Deng, bu müşkül vaziyeti tek bir adamın hatalarına bağlayacak kadar kolaycı değildi; sistemin bu haliyle hata ürettiğini düşünüyordu. Teoriye ve ütopik kalkınma hamlelerine meyleden Mao’nun aksine, Deng Xiaoping pragmatistti; sıkça alıntılanan meşhur cümlesi şudur: “Fareyi yakaladığı sürece kedinin siyah veya beyaz olması fark etmez.”

Bu dönemde 18-22 Aralık 1978’de düzenlenen ÇKP 11. Merkez Komite 3. Genel Kurulu, Parti’nin ve Çin’in tarihinde kritik yer tutar. Toplantının gündemi, Çin’in acilen sosyalist modernleşme yoluna sokulmasıydı. Reform ve dışa açılma (gaige kaifang) politikası işte bu toplantıda filizlendi. Ülkenin aşırı merkezileşmiş ekonomi yönetiminde köklü reform öngörülüyordu. 3. Genel Kurul Çin toplumuna yeni bir silkinme ve canlanma önermekteydi. Toplantının sonuç bildirisinde şöyle deniyordu: “Hiçbir parti, hiçbir devlet ve hiçbir ulus, düşünceleri donuk kalırsa ve her şeyi yalnızca kitaplara taparak yürütürse, ilerleyemez ve canlılığını geliştiremez. Böyle bir yolun sonu yıkımdan başka bir şey değildir.” 

Bu sürecin mimarı Deng Xiaoping, reform hareketini tanıttığı konuşmasında zihinlerin özgürleştirilmesi gerektiğine vurgu yapmıştı. Deng, adım adım uygulanacak cesur tedbirlerle, dört alanda devlete, yerel yönetimlere, işletmelere ve bireylere tam bir inisiyatif verileceğini ve ekonominin merkeziyetçi yapısının değiştirileceğini belirtiyordu. Ekonomik modernleşme sağlanırken, ideolojik zemin ihmal edilemezdi. Çin toplumunun ‘temel çelişkisi’ yeniden tanımlandı. Deng Xiaoping’e göre yeni dönemin temel çelişkisi, üretici güçlerin çok düşük bir gelişme seviyesinde bulunmasıydı ve bu çelişkiyi aşmak için, Marksizm’in evrensel gerçeği Çin’in somut gerçekleriyle bütünleştirilmeli ve Çin’e özgü bir sosyalizm inşa edilmeliydi. Deng aynı zamanda Çin’de sosyal düzenin kırılgan olduğunun farkındaydı, her türlü reforma rağmen Komünist Parti’nin otoritesini asla zayıflatma yoluna gitmedi. 1989’da Tiananmen Meydanı’ndaki öğrenci protestolarına müdahale kararındaki gözü karalığı da bunun bir göstergesidir.

Mao ayağa kaldırdı, Deng zenginleştirdi…

Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in, 2018 Bo’ao Asya Forumu’nda yaptığı konuşmada, 40 yıllık reform ve açılma hareketini “Çin’in ikinci devrimi” olarak nitelemesinin ardında işte bu başarı öyküsü var. Şöyle demişti Xi Jinping: “Bugün Çin halkı büyük bir gururla şunu söyleyebilir ki, Çin’in ikinci devrimi olan reform ve dışa açılma, sadece ülkeyi kapsamlı olarak değiştirmemiş, aynı zamanda tüm dünyayı büyük ölçüde etkilemiştir.”

Böyle bir yazıya kişisel bir detayla, dedemin kara lastikleriyle başlamış olmam mazur görülsün; ancak bu detayın, sıradan insanın yaşamındaki değişimi yansıtan çarpıcı bir örnek olduğu kanaatindeyim. Çarıktan kara lastiğe ve ayakkabıya geçiş, Türkiye’nin ekonomik dönüşüm öyküsüdür biraz da. Eski Çin’e özgü bez ayakkabıların terk edilmesi de sıradan Çinli için benzer bir öyküye işaret eder. Çin halkı Deng Xiaoping’le zenginleşmiştir. Bu nedenle, son dönemde Çin’in sosyal medyasında Xi Jinping’in Çin’i güçlendirme hedeflerine atıf yapılarak şu mesaj sıkça paylaşılıyor: “Mao ayağa kaldırdı, Deng zenginleştirdi, Xi güçlendiriyor!”