Pages Navigation Menu

Dedemin fotoğrafının düşündürdükleri… Veya yıldönümünde bir 15 Temmuz yazısı

Dedemin fotoğrafının düşündürdükleri…  Veya yıldönümünde bir 15 Temmuz yazısı

Dedemin fotoğrafına bakıyorum, bu fotoğrafa bakınca sadece onun nur yüzünü değil, çocukluğumu görüyorum, Keçiören’i, Şenlik Mahallesi’ni, Melet Irmağı’nı, ırmak kıyındaki küçük dağ köyünü, patika yolları, gözeleri, çam ağaçlarını görüyorum.

Dedem, kulağıma ezanı okuyup Emre adını fısıldayan adamdır. Emre’de aşk vardır, şiir vardır, Anadolu ve anne sütü gibi ak bir Türkçe vardır. Dedem, adımı ilk seslenen kişidir.

Dedem Gima’dan emekli. Emekli maaşı ile doğduğu köye ev yaptı, dedem o eve “sarayım” dedi. Anadolu köylüsü için, başını sokacağı yer, saraydır.

Dedem, mütedeyyin insandır. Dünyaya Kur-an zaviyesinden bakar. Yegane ölçüsü sünnettir. Ben ilkokul öğrencisiyken Kur-an kursuna gittiğimde sevinmiş, “Aferin oğlum, kökten laik olmayacaksın” demişti.

Dedem, 1929’da doğduğunda, Kemal Paşa büyük nutkunu okumuştu.

Aslında asıl hikaye Mesudiye’de başlar. Mesudiye, Ordu’ya bağlı olduğu sanılan ve fakat kendisini Ordu’ya bağlayan adam gibi bir yola bir türlü kavuşamayan mahrumiyet ve mağduriyet bölgesidir. İlçenin coğrafi engelleri vardır. Ne Ordu’ya ne de Sivas’a bağlanır. Orada bir yerdedir işte. Hususi olarak Mesudiye’ye gitmeyenin yolu Mesudiye’ye düşmez. Bir yere giderken içinden geçtiğiniz yerler vardır. Mesudiye öyle değildir. Bir durak değildir. Mesudiye ya bir başlangıçtır ya da bir son.

Dedem, Mesudiye’yi bir başlangıç yapanlardandır, bizde şehirli olmanın meşalesini yakmıştır. Çin’in şimali garbisinden kopup gelen Sir-i Derya Oğuzları, Anadolu’yu uzun yüzyıllar yurt edinmiş, dedemin büyük dedeleri Canik sırtlarında sıkışmış, nihayet dağı delen Karaböcüklerin Mehmet olmuştur.

Bugün her gün duş alıyorsak, yabancı dil konuşuyorsak, yurt dışına çıkıp kendimizi ve dünyayı tanıyorsak, güzel konuşuyorsak, temiz ve şık giyiniyorsak, estetik ve epistemolojik kaygılarımız oluştuysa, şiir okuyorsak, tarih bilincimiz geliştiyse, edebiyata bir yaşam tarzı olarak tutunmuşsak, dedemin köyden çıkışı sayesindedir.

Dedem köyünden çıkıp Mamak sırtlarına atmıştır kendini. Ankara’ya Samsun yolundan giren “sonradan gelenlerin” ilk adresi Mamak’tır. Sonra yaşam savaşı başlar, becerebilen Altındağ’a, Keçiören’e atar kendini. Çankaya’ya taşınmak, artık şehre iyice adapte olmanın göstergesidir.

 

 

 

Dedemin neden hiç kendi ceketi olmadı?

Dedem deyince aklıma uzun, büyük bir ceket gelir. Dedem hiç kendi bedenine uygun bir ceket giymemiştir. Dedemin kendine ait bir ceketi olmamıştır. Babam eski ceketlerini dedeme verir. Babamınsa ceketleri geniştir, aksiyoner bir gençlik yaşayan babam 90’lı yıllarda çok kilo almıştır. Dedemse hep fit kalmıştır. Babama göre kesilmiş, dedeme giydirilmiş ceketler bütün 90’ların özetidir bende.

Dedem bana inanırdı. “Evladım, sen TRT genel müdürü olacak adamsın” derdi. Benim yaptığım işin nihai noktasının TRT genel müdürlüğü olduğunu düşünürdü. Dedemin eski bürokrat, siyasetçi tanıdıkları vardı. Beni iyi bir yerlerde işe sokmak için onlarla irtibat kurabileceğini söylerdi, sağlığı elverdikçe hala söyler. Dedem, her bayramda bu eski tanıdıklarının halini hatırını sorardı, felç kendisini yakalamadan önce kalkıp evlerine de gider çaylarını içerdi. Bu konuda babama çok kızardı, “Şadi ağabeyi neden arayıp sormuyorsun” veya “Ramiz başkana uğradın mı son günlerde” diye çıkışırdı. Babam dedemden aldığı bu hal hatır sorma kültürünü bana da aktarmaya çalıştı. Bana hep hatırlatırdı: ”Özellikle bayramlarda, sana emeği geçenleri unutma, hallerini hatırlarını sor.”

Babam bazen dedemi ve babaannemi alıp bize getirirdi. Dedem bizim evde rahat edemezdi. Haklı gerekçeleri vardı, birincisi, babam bazen evin antre kısmına ayakkabıyla girmekte sakınca görmüyordu ve dedem ayakkabıyla girilen evde namaz kılınamayacağını söylüyordu. İkincisi, Çankaya’daki evimizin yakınında cami yoktu, camiye gitmenin zorluğu bir yana, eve ezan sesi gelmiyordu. Üçüncüsü, evimizdeki tuvalet alafrangaydı, dedem alafranga tuvalet kullanmanın zorluğunu bahane etse de, esasen haram olduğunu düşünüyordu. Alafranga tuvaletin haram olduğunu dedem bana baş başa konuşmalarımızda söylerdi.

Dedem politika konuşurken bir anda sinirlenebiliyor. Fevri çıkışları aile içinde çok konuşulur. Üstüne gidilirse kendisini biraz kaybediyor, bağırıyor, eli ayağı titriyor. Babamla hemen her görüşmelerinde siyasi münakaşaya tutuşurlardı. Babam, bütün 90’lar boyunca dedemi hiç alttan almadı, hep onun “yanlış düşüncelerini” düzeltmeye çalıştı. Bu münakaşalarda babaannem hiç dedemin tarafında yer almazdı. Babaannem politikadan anlamazdı tabii, oğlu evine misafir gelmişti ve dedemin siyasi münakaşalarla misafirlerini bezdirip evden uzaklaştırmasına kızıyordu. “Sus be adam” diye çıkışıyordu dedeme, “Tamam en iyi sen bilirsin, sus!”

Babamın dedeme karşı haklı çıktığı konulardan biri FETÖ oldu, 90’lı yıllarda ”birileri” dedemi  Zaman gazetesine abone olmaya zorlamışlar, babam bu gazeteyi dedemin evinde görünce onu uyarmıştı: ”Baba okuma şunların gazetelerini!” Dedem Türkçe olimpiyatlarından filan bahis açacak olsa da, babamı ikna edemezdi: ”Bunlar göz boyama baba, bunların hepsi Türklük düşmanı, Cumhuriyet düşmanı!” Bu cümleler sıkça yankılanır dururdu konuşmalarında. Enteresan şekilde, bizim ailede baba-oğul, dede-torun sohbetleri hep politik muhteviyatı ağır basan sohbetlerdi.

Dedem için ülkücülük, belli bir dönemin işiydi, devir değişti, konu kapandı. Özellikle 12 Eylül sonrası dedemin milliyetçi görüşleri siyasi olarak hızla İslamcılığa evrildi. Dedemde gördüğüm bu evrim, aynı zamanda MHP hareketi içinde de bir yol ayrımının habercisiydi, belki de ”Yusufiye Medreseleri” tecrübesinin ardından, manevi dayanak ihtiyacıyla İslami referanslar artıyordu. ”Tanrı Dağı kadar Türk” olmaktan ziyade, ”Hira Dağı kadar Müslüman” olmanın ağır bastığını savunan bir grup filizleniyordu. Dünyaya geldiğim 1984 yılında, Mamak Hapishanesinde bir grup ülkücü, ”bütün beşeri ideolojilerden ve milliyetçilik fikrinden teberri ettiklerini” duyurmuştu. Seyyid Ahmet Arvasi’nin Türk-İslam Ülküsü kitabı popülerdi, ailem bana Kürşat ve Emre isimlerini vererek bu terkibe olan inancını kanıtladı.

Dedem, Özal’ı mecburiyetten sevdi gibi. Sonra anladım ki Erbakan’ı da öyle. Dedem Menderes’e aşıktı. Karşısına çıkan her siyasetçide ondan bir şeyler aradı, Menderes’i gördüğü ölçüde Mesut Yılmaz’ı, Süleyman Demirel’i, Erbakan’ı destekledi. Nihayet aradığı adam çıktı karşısına, dedem Menderes’te idealleştirdiklerini Erdoğan’da buldu.

Dedem Erdoğan’a ilgisini ilk başlarda açıkça söylemedi. Muhtemelen 2002 seçimlerinde Türkeş’in partisine oy verdi. (Türkeş’in hatırı da bir yere kadardı.) O yıllarda dedemin oyu üç hilale giderken, gönlünün Erdoğan’a kaydığını ben hissedebiliyordum. Dedemin sadece bir kez Erbakan’a kızdığını hatırlıyorum, “Tankları görünce kaçtı” demişti. Erdoğan kaçmıyordu.

Sonra 28 Şubat geldi. Dedemin üzerindeki etkilerine bakınca, radikal dini akımlara savaş açtığını iddia eden 28 Şubat’ın, sade Müslümanların “radikalleştirildiği” bir süreç olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki, dedem önceden camiden çıkıp evine dönerdi, 28 Şubat’tan sonra namazdan sonra da camide kalmaya başladı. Cami avlusunda oturup sohbet ediyorlar, Milli Gazete okuyorlardı. O avluda konuşulanları işitmeyenler, Erdoğan’ın kaç seçimdir yarattığı mucizeleri anlayamazlar. O günlerde, daha o günlerde, bir sözünü unutamıyorum dedemin, “Evladım” demişti bana, “O Tanklar bir daha yürürse, bu millet o tankların üzerine çıkar! Bu ihtiyar dedeni bile evde tutamazlar.”

15 Temmuz’a daha uzun yıllar vardı. Ve “bu millet”in, yani dedemin, bir Menderes daha kaybedecek vakti yoktu.

Dedem, 15 Temmuz’a köyünde yakalandı, Ankara’da olsaydı verdiği sözü tutacağından şüphem yok, bastonunu alır tankların karşısına çıkardı. O gece, Mesudiye merkezdeki iki camide salalar okunurken dedem sabaha kadar dua etmiş. Kimi bedeniyle kimi duasıyla direndi o gece.

Senede bir kez Türkiye’ye dönüp dedemi ziyaret ediyorum. Günlük yaşama dair pek çok detayı unutsa da, tarihe ve siyasete dair yaşından beklenmeyecek tazelikte hafızası. Muhakeme kabiliyeti sağlam. “Senin için dua ediyorum evladım” diyor, ve ekliyor: “Onların dilini, kültürünü iyi öğren, memlekete faydan olsun.”

Son yıllarda Keçiören Köklü Sokak’taki evden çok, Mesudiye’deki “sarayında” vakit geçirmek istiyor. Evde televizyon hep açık, babaannemin ve hep güler yüzlü Güner halamın kanal değiştirmesine izin vermiyor, genelde TRT veya A Haber izleniyor. Erdoğan ekranda çıkınca kumandaya uzanıyor dedem, açıyor televizyonun sesini. “Denediler, yine olmadı, milyonlarca Müslümanın duası var Tayyip Bey’in arkasında” diyor. Tayyip Bey’in konuşması bitince kalkıp mutfağa geçiyor. Yayla çorbasını içerken gözlerini yumuyor. Yemek yerken asla konuşmuyor. Vakit namazlarını hala camide kılıyor. Siyaset konuşacak muhataplar bulunca heyecanlanıyor. Üstelik şimdi hedef de büyütmüş, eskiden sadece ”CHP zihniyetini” tenkit ederdi, şimdi Merkel’e, ABD yönetimine çıkışıyor.

Dedemi önceki sene yoğun bakıma yatırdılar, ondan gelecek iyi bir haberi beklerken onun hakkında çok düşündüm. Sonra iyi haber geldi, dedem doğrulmuş, pantolonunu sormuş. Pantolonunun cebinde para varmış, birkaç yere borcunu ödemeliymiş. Yoğun bakımda borcunu düşünüyor; bize daha neyi miras bırakacak…

Emre Demir,

15 Temmuz 2017, Pekin

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *