Habere inanma, habersiz kalma!

Habere inanma, habersiz kalma!

Ocak 22, 2019 0 Yazar: admin

-Emre DEMİR-

Her gün anbean bir haber bombardımanı altında yaşıyoruz. Sosyal medya, haberi gazete ve televizyon kalıbından çıkararak, ‘günlük yaşamımızın ritmi’ haline getirdi. Suriye’deki bir çatışma haberinden yahut Huawei direktörünün Kanada’da gözaltına alınması haberinden mahrum kalsak, günümüzün geri kalanına devam edemeyeceğiz gibi.

Hegel, haberlerin modern dünyada dinin yerini aldığına dikkat çeker; ben dizi metaforu kullanmak istiyorum. Haberler, herkesin izlediği ve bizim de geri kalmamak için izlememiz gereken popüler bir diziye dönüşmüş durumda. Dizinin oyuncu kadrosu geniş; Amerikan başkanından Suriyeli muhalif bir lidere, yeni bir yazılım geliştiren Hindistanlı gençten, Mars’a yolcu taşımak gibi çılgın projelerini açıklayan işadamına, geniş ve çok dilli bir oyuncu kadrosu, bu diziyi gezegenin en çok izlenen serisi haline getiriyor. Bu haberler de tıpkı diziler gibi bağımlılık yapıyor, çoğu zaman bizi kızdırıp öfkelendirse de onlarsız yapamıyoruz.

Alain de Botton, ‘bir kullanma kılavuzu’ alt başlığıyla ziyadesiyle provokatif bir davete imza attığı Haberler adlı kitabında, adına haberler dediğimiz bu bilgi, hadise ve gelişmeler yığınıyla nasıl başa çıkabileceğimizi, haberden geriye bizlere nasıl bir ‘bilgelik’ kalabileceğini anlamaya çalışıyor. 

Bunu yaparken, ‘belirli bir anda dünyada olup bitenler’ olarak haberleri, başlı başına içi boş bir kategori olarak hedef tahtasına koymuyor; esas sorun olarak, haberlerin ‘hayatı’ engelleyen versiyonunun çok sık karşımıza çıkmasından dert yanıyor. Olayların açıklık kazandığı daha geniş bağlama dair hiçbir açıklama sunmaksızın, okuyucuları uzun bir anlatının kısa bir anına gelişigüzel daldırıp hızla geri çıkarma adetine dönüşen haberciliğin, bizden neler götürdüğünü anlamaya çalışıyor.

Çin’de habercilik, Çin haberleri

8 yıl önce, o vakit için çiçeği burnunda sayılabilecek gazetecilik kariyerime Çin’de devam etmeye karar verdim. Çin’e neden gittim? Alain de Botton, gitmek istediği için değil, tam da gitmeyi hiç istemediği için Uganda’ya gittiğini söyler – neden gitmek istemediğini anlamak istemiştir. Çin’de gazetecilik teklifi geldiğinde anında reddetmiştim, sonra neden anında reddettiğimi anlamak için soluğu Pekin’de aldım. Çin’e gelirken en büyük avantajım, Çin hakkında hiçbir şey bilmiyor oluşumdu.

Çin gibi görece farklı ve zorlu bir haber sahasında çalışan bir gazeteci olarak, Botton’un Haberlerkitabını okurken sayfa kenarlarına hem Çin’de habercilikle hem de ülkemizdeki Çin haberleriyle ilgili bazı notlar aldım.

Türkiye’deki Çin haberlerinde en temel sıkıntımız, olayların açıklık kazandığı daha geniş bağlama dair bir açıklamadan izleyici olarak yoksun bırakılmamız. (Ortadoğu, Avrupa, Amerika haberlerinde medyamız haliyle daha tatmin edici.) Bağlamını göremediğimiz olayların, kendimizle, kendi gerçeklerimizle ilgisini de tespit edemiyoruz. Bir haber bülteninin, başarıyla bir araya getirdiği gerçeklerin neyle, ne şekilde ilişkili olduğunu anlama görevi, tamamıyla seyirciye bırakılmamalı. Haberci, bunu açıklamıyorsa, yaptığı habercilik sadece son dakika haberciliği olarak kalacaktır. Nispeten ilgi duyduğumuz bir olayın bile, uzun süreli takibini imkansızlaştıracak bir haber akışı içindeyiz. Huawei mali işler direktörü Meng Wanzhou’nun Kanada’da gözaltına alınması olayını hatırlayalım; bu hadise Türkiye’de de büyük ilgi çekmişti, sıcağı sıcağına NTV haber bültenine canlı bağlantımız olmuştu. İzleyen günlerde medyamızda olayın seyrine dair birkaç haber daha görsek de, haber zamanla soğudu. Elbette bir olay her an tüm sıcaklığıyla gündemde kalamaz, ancak Huawei olayından Türk izleyiciye ne kalmıştır? Huawei şirketinin, Çin açısından önemini, ticaret savaşında bu şirketin nasıl ve neden bir hedefe dönüştüğünü ne kadar biliyoruz? Hadi fotoğrafı bizi de içerisine alıp ilgilendirecek ölçekte büyütelim; Çin gibi teknolojide kendi öz gücüne dayanmaya çalışmanın faturası nedir? Savunma sanayiinde benzer bir yol seçen Türkiye, ileride kritik teknolojileri üretmeye kalkışırsa, neyle karşılaşabilir? Çin ile ABD arasındaki mevcut ticaret savaşının dinamiklerinden, Türkiye olarak ne gibi dersler çıkarabiliriz? Bu dinamikler ne ölçüde bizi ilgilendirmektedir? Bunlar illaki ‘uzman’ların açıklayacağı konular değildir, bültene giren haberi yazan muhabir, en başta da muhabirin kendisi, metnine yansıtmasa dahi bu arka planın ve bağlamın farkında olmalı. Ancak böyle bir dış haberciliğin katkısıyla, yabancı ülkeler, kendi ülkemizi ve hayat tarzlarımızı değerlendirebilmemiz için bir kıstas sunar; kendi ulusumuza özgü gariplikleri, görmezden geldiğimiz hususları ve kuvvetli yanlarımızı anlamamıza yardımcı olabilir. (Sayfa 87)

Yine Alain de Botton’a göre, haberler, bir ülkeye duyacağımız merakın, insanlara ve ülkelere derinden ilgi duymamızı sağlayan bir takım ufak tefek görsel ya da duygusal unsurların gösterilmesine dayandığını unutur. Çin’in yaşlanan nüfusu ve Pekin’in nüfus planlama tedbirleriyle ilgili habere yerli yerinde ekleyeceğimiz bir sonbahar detayı, haberi bir anda seyirci için ilgi çekici hale getirebilir.

Türk medyası Çin haberlerini en çok ekonomi servisleri üzerinden görüyor. (Buradan hareketle, haber servislerinde işini en iyi ekonomi masalarının yaptığını söyleyebilir miyiz?) Çin dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olarak, elbette bu ilgiyi hak ediyor. Ancak kültürel ve toplumsal olarak hala hakkında çok az şey bildiğimiz bir ülkenin, merkez bankası rezervlerini, borçlarını, dış ticaret fazlasını, gayrisafi yurtiçin hasılasını bilmek bize ne kazandırabilir? Bu haliyle Çin, bir ekonomik göstergeler tablosuna dönüşmüştür. Bu tabloda insan yoktur. Bir ülkeyi ekonomik veriler aracılığıyla değerlendirmek, insanın bir kan tahliline dayanarak (kretenin seviyesi 3,2, laktat dehidrogenazı 927, lökosit sayısı alan bazında 2 ve C-reaktif proteini 2,42) kendini zihninde yeniden canlandırmasına benzer. (Sayfa 128)

Ülkemizde dış haberciliğin, Türkiye’nin çeşitlenen diplomasi vizyonunun epey gerisinde kaldığı aşikar. AB ve Batı ile yetinmeyip, radarlarımızı Asya-Pasifik’e, Afrika’ya genişlettiğimiz bir dönemde, medyanın bu sahalardaki varlığı halen amatör düzeydedir.  

Haber insanda hangi duyguları üretir?

Diğer yandan Çin içinde, haberciliğin, Alain de Botton’un tarifinden tamamen farklı özellikler taşıdığını söyleyebiliriz sanıyorum. Yazar, haberlerin sanki bilinçli olarak insanda korku ve öfke duyguları uyandırdığını belirtiyor. Çin’deyse habercilik bilakis korku ve öfkeyi gidermek içindir, haberin insanda gurur ve bağlılık yaratması beklenir. Haberlerin altına yazılan okur yorumları bile, gurur ifadeleriyle doludur. (Bu yorumlar artık haber metninin bir unsuruna dönüşmüş durumda, o nedenle editörün onayından geçmesi gerekiyor.)

En büyük krizler, skandallar bile, başka bir ülkede öfkeye neden olabilecekken, Çin medyası öfkeyi kontrol altına alıp, hadisenin takdir edilecek yanlarının görülmesini sağlar. 2018 yılına damgasını vuran aşı skandalında, halkın dikkati hükümetin olaya nasıl anında el attığına ve sorumlulara nasıl en ağır cezaların verildiğine çekilmişti. Deprem ve kaza haberlerinde, nerdeyse ölü ve yaralı sayısından, depreminden şiddetinden önce, yerel yönetimin arama kurtarma çalışmalarıyla haber başlar, gerekli çalışmaların yürütülmesi için yüksek liderlerin anında talimat verdikleri vurgulanır. Haberin öznesi olarak, ne olursa olsun, daima iş başında bir hükümet vardır.

Alain de Botton, hangi kriterlere dayanarak neyin haber olacağına kimin karar verdiğini bütünüyle anlayamayacağımızı söyler. (Sayfa 71) Çin medyasındaysa, bu karar mekanizması tamamen kurumsallaşmış vaziyettedir. Bir hadisenin ne şekilde habere dönüşeceğinin kuralları bellidir. Ticaret savaşı mı denecek, ticaret sürtüşmesi mi? Kuşak ve Yol ‘girişimi’ mi, yoksa ‘stratejisi’ mi? Bazı özel gün ve yıldönümleri haber akışında görülecek midir? Bunlar bir muhabir veya editörün tasarrufunda değildir, en tepede tanıtım biriminde belirlenir.

Rohingya refugee children carry supplies through Balukhali refugee camp near Cox’s Bazar, Bangladesh, October 23, 2017. REUTERS/Hannah McKay

Öteki’ni insanlaştırmak

Yazar dış haberlere ayrı bir başlık açıyor. Dış haberciliğin şu anki haliyle sadece orduyla, ticaretle ve insani krizlerle ilişkili sorunlar üzerinde durduğunu tespit ediyor: “Dış haberler bize kiminle ve nerede savaşmamız gerektiğini, kiminle ticaret yapıp kime sempati beslememiz gerektiğini söylemek ister.” (Hele ‘ticaret savaşları’ döneminde, dış haberciliğin ilgi alanları iyice kaynaşmış görünüyor.)

Ordu ve ticaret… Neyin haber olacağını da zaten bu iki alan arasındaki ilişkiler ağı belirlemiyor mu? Veya neyin olmayacağını? Hatta Alain de Botton’un, dış haberciliğin ilgi alanı olarak saydığı insani krizler dahi, tüccarların anlaşmazlıklarını komutanların çözüme bağlama teşebbüsleri nedeniyle doğmuyor mu? 

Yazar bu noktada dış haberciliğin çok daha derin bir boyuta sahip olduğuna işaret ediyor: Öteki’ni insanlaştırmamızı sağlayacak bir araç. Çünkü “dağların ardındaki ya da denizlerin ötesindeki bu yabancı, bize içgüdüsel olarak itici gelir, canımızı sıkar, bizi korkutur ve eğer kimsenin yardımı olmazsa onunla herhangi bir ortak noktamız olabileceği asla aklımıza gelmez. Dış haberler bizleri birbirimizin gözünde daha insan kılmanın yollarını bulmalıdır ki, aşılamazmış gibi görünen coğrafi, kültürel, ırksal, sınıfsal bariyerlerin ötesine geçebilsin ve birbirinden farklı olanlar arasında dostça duygular filizlenebilsin.”

Ötekini insanlaştırabilecek araçlardan yoksun olduğumuzda, kendimizden başkasını öteki, Çinli, mülteci, Arap turist olarak görmeye başlıyoruz. Bizde kızgınlık uyandıran bir konuda, hıncımızı bu ötekilerin herhangi birinden, mesela ilk karşımıza çıkanından almaya çalışıyoruz. Sincan’da Uygurlara baskı yapıldığı haberini izleyen bir grubun, Sultanahmet’te gezen Çinli turistlerden bunun hesabını sormak istemesi, biraz da bu dış haberciliğin ürünü değil mi? Taksim’de bayrak açmasına kızılan Suriyeli gençler değildir aslında mesele, bütün Suriyeli göçmenlerdir, tek birinin hatasında fatura tamamına kesilir. 

Türk-Çin ilişkilerinin yumuşak karnı

Bugün Çin ile Türkiye arasındaki en temel sıkıntı, ötekini insanlaştıracak bir medyanın eksikliği. Bu eksiklik, her alanda kamuoyu algısını manipülasyona açık hale getirerek, ilişkilerin yumuşak karnı olarak kendini gösteriyor. 

Türkiye-Çin medya işbirliğinde artık klişeleşen bir ifadedir: “Birbirimizi üçüncü kaynaklar üzerinden tanıyoruz.” 

Evet, ama bütün sorunumuz bu mu? 

Geçtiğimiz günlerde Türk gazeteciler Sincan bölgesini ziyaret ettiklerinde, arada üçüncü kaynaklar mı vardı? Bu gezi nasıl oldu da ATV muhabirinin topa tutulduğu bir krize dönüştü? Bu hadisenin detayları, bu yazının konusu değil; burada demek istediğim, aradan üçüncü kaynaklar çıkarılsa dahi, iki ülkenin mevcut dış habercilik mantığıyla, ikili ilişkileri sağlıklı bir zemine oturtmak ve ilişkilere kamuoyu desteği sağlamak zordur. Çin’in devlet medyası, dış haberciliği propaganda aracı olarak gördükçe, Türk medyası da dış haberleri dış politikanın sağlaması olarak ele aldıkça, sıradan bir Türk ile bir Çinli, Sultanahmet’te yahut Tiananmen Meydanında karşılaştıklarında, aralarındaki ortak noktaları göremeyecekler, bariyerleri aşamayacaklardır. Çin’e gelen bir Türk gazeteci, ‘Batı medyasının yalanlarına’ inanmanın antitezinin ‘Çin güzellemesi’ yapmak olmadığını, hakikati sokaktaki insanın gözlerinin içinde görebileceğini bilmeli. Herhangi bir konu, karşıtlık ve yandaşlık girdabında araçsallaştırılmamalı, haberci bu değirmene su taşımamalı.

Son olarak bir duyuru…

Bu vesileyle halihazırda elimdeki kitap çalışmamı duyurmuş olayım. Güncel hadiseler olanca hızıyla akıp giderken, konuların bağlamını saptamak, ‘haber’in arka planına dair okuru sürekli uyanık tutmak ve ipin ucunu kaçırmamak amacıyla giriştiğim ‘Çin Siyasetini Anlama Kılavuzu’ inşallah 2019 içerisinde tamamlanacak. 8 yıl boyunca Çin medyası içerisinde başka türlü bir gazetecilik deneyimi yaşarken, bu ülkenin değişimine ne ölçüde tanıklık ettim, Çin dünya meselelerine ne ölçüde müdahil oldu, medya bu anlamda nasıl bir işlev gördü vs üzerine, işin ‘mutfağından’ bir kitap olacak. Öteki’ni insanlaştıracak, uzağı yakınlaştıracak bir Çin okuması olması ümidiyle.