Pages Navigation Menu

“O muhteşem Pekin’i yıktılar, bizim İstanbul’u yıktığımız gibi”

“O muhteşem Pekin’i yıktılar, bizim İstanbul’u yıktığımız gibi”

-Emre DEMİR-

“Açıkça biliyoruz, yıktıklarımızdan daha güzel şeyler yapmadık,

hiç değilse kalanları korumaya çalışalım.”

Turgut Cansever, Türk Mimar

***

Pekin’e asla dokunamayız veya şehirde yeni yapılar inşa edemeyiz demiyorum;

ancak şehirle ilgili herhangi bir tasarrufta bulunmadan önce, ince eleyip sık dokumalı, ileri görüşlü ve kapsamlı bir plan geliştirmeliyiz.

Şehrin eski püskü alanları kesinlikle temizlenmeli.

Ama neden Changan Caddesindeki İkiz Pagodaları yıkmak zorunda kaldık?

Orayı küçük bir kent parkı olarak koruyamaz mıydık?

Beğenmezsek yine yıkabilirdik.

Bütün söylemek istediğim, sağduyulu olmalıydık.”

Liang Sicheng, Çinli Mimar

Collage_Fotor

İngiliz diplomat Lord Stanley, 1865 yılında Beijing şehri hakkında biraz da küçümseyerek “koca şehirde iki katlı tek bir yapı bile yok” diye yazar. Burnu havada İngiliz’in beğenmediği düşük ufuk çizgisi, Çinliler için övünç kaynağıydı.

18. yüzyılda İmparator Kangxi, Avrupa evlerinin çizimlerine bakarken, ayakları topraktan kesilmiş Avrupalılara acımıştı:

Bu Avrupa çok küçük ve acınası bir memleket olmalı; görünen o ki kentlerini genişletecek yeterince alan bulamıyorlar, o nedenle böyle havada yaşama mahkum olmuşlar.”

fvYasak Kent, Pekin

Son günlerde Türkiye’de şehircilik, popüler bir tartışma konusu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ocak ayında katıldığı Şehircilik Şurası’nda, Türk şehirlerinin çirkin görüntülerinden rahatsız olduğunu söyledi. Erdoğan’ın konuşmasındaki şu sözler günlerce konuşuldu: “Ben dikey mimariden yana değilim, yatay mimariden yanayım. İnsan topraktan uzak değil, toprağa yakın yaşamalıdır. Şehirlerimiz, kentsel dönüşüm projeleri ile gecekondu tarzı yapılardan kurtarılırken, şahsiyetsiz mimari ekollerin pençesine de itilmemelidir.”

Erdoğan’ın, cumhurbaşkanı olduğu ülkenin şehirlerinin çirkin görüntüsünden rahatsız olması ümit verici. Bu rahatsızlığı, belki bir özeleştiri olarak da okumak lazım; zira 1990’lı yılların ortalarından itibaren Türkiye’de belediye idarelerinin büyük kısmını Sayın Cumhurbaşkanı’nın mensubu olduğu siyasi hareket elinde bulunduruyor. Umarım ilgili belediyeler, cumhurbaşkanının işaret ettiği “şahsiyetsiz mimari” ve yanı sıra ünlü mimar Turgut Cansever’in şirk olarak nitelediği “replicate” (kopya üretmek) mimari noktasında gerekli özeleştiriyi yapar ve hatalarının (hiç değilse telafi edilebilecek olanlarını) telafi etme yoluna gider.

İnsan ile şehir arasındaki ilişki…

Erdoğan, şehircilik şurasında yaptığı konuşmada, insan ile şehir arasındaki ilişkiyi doğru kurmalıyız dedi ve bu ilişkiyi tanımlarken şehri, insanın Tanrı’ya yönelmesinin simgesi olarak tarif etti. Turgut Cansever’e atıf yaparak, “Şehir, cennet tasavvurunun bir parçasıdır” dedi Cumhurbaşkanı.

İnsan, her zaman yaşadığı çevreyi biçimlendirme, mekanı organize etme çabasında olmuştur. Her toplum için, bu biçimlendirmeyi belirleyen bir değerler sistemi vardır. Şehir, bu değerlerin bir ürünü olarak oluşur. Şehir ile cennet tasavvuru arasındaki ilişkiden söz ederken, buradaki cennetten ne anlamalıyız? Turgut Cansever’in tanımına göre: Çelişkilerin ortadan kaldırıldığı bir ortam olarak cennet.

Değerler sisteminin, mimariye ve şehirciliğe etkisinin en yoğun olduğu medeniyetlerden biridir Çin. Şehir ile cennet tasavvuru arasındaki ilişkiyi eski Çin şehirlerinde görmek mümkün.

Bilhassa Xian ve Pekin gibi hanedan başkentlerinde, şehir, göğün yeryüzündeki yansıması olarak inşa edilmiştir. İmparator, gökten aldığı vekaletle hükmeder ve başkent bu vekaleti tasdik eden yapılarla örülür. Pekin’de Yasak Kent saray kompleksinin ana girişi Göksel Huzur Kapısı (Tiananmen) adını taşır. Ming döneminde saray kompleksinin bir parçası olarak inşa edilen başkentin en büyük tapınağının adı Cennet (Gök) Tapınağıdır. Büyük bir satranç tahtası şeklinde inşa edilen Pekin kentinde, her bir kent sakini, merkezdeki üst akla tabi bir akışın içindedir.

qweddffsekules-60020076722725old-beijing

Dindarlık mı, yurttaşlık mı…

Ancak Çin kentinin bir cennet tasavvuru olarak inşa edilmesi, bizdeki gibi dini olmaktan çok, siyasi içeriğe sahip. Çin örneğinde kentlinin daha fazla dindar olması beklenmez, sadık bir yurttaş olması hesaplanır. Erdoğan’ın “şehirlerimiz Tanrı’ya yönelişimizin simgesidir” dediği şeyin Çin’deki karşılığı, insanın Tanrı’ya değil, imparatora, merkezi otoriteye yönelmesidir. Bugün dahi, başkent Pekin’de, konumunuzu Yasak Kent’e göre ayarlamadan yönünüzü tayin edemezsiniz!

Şehirde dindarlık meselesinde, Çinli aydın Gu Hongming’in (1857-1928) “Çin Halkının Zihniyeti” adlı kitabında not ettikleri dikkate değer; Gu’ya göre Çin’de kent sakinlerinin dindar olmasına gerek yoktur, çünkü kendisi başlı başına bir tapınak olan kent, sakinlerine ihtiyacı olan güvenlik hissini verir. Çinli için din, yine bu dünyalı bir olgudur ve din, temelini en çok da Konfüçyüs düşüncesinde bulan bir “iyi yurttaşlık dini”dir.

Çin şehrinin kurucu unsurları

Şehirlerin ortaya çıkışı incelenirken sadece savunma ihtiyacını düşünmek yetersiz, bilhassa Çin gibi erken bir dönemde tarıma geçmiş ve üretim fazlası elde etmiş toplumlarda, şehir bir depolama ve mübadele ihtiyacının ürünü olarak ortaya çıkıp gelişmiştir. Çincede şehir anlamına gelen Chengshi (城市) kelimesi, duvar ve pazar anlamına gelen iki karakterin bir araya gelmesiyle oluşur. Elbette bu şehir yaşamının sürdürülmesi ve savunulması, kent mimarisini şekillendirmiştir.

Çin şehri, en başından beri, Çinlilerin tabiat algısının bir ürünü olarak dizayn edilmiştir. Sanatta ve mimaride, erken çağlarda belirlenen standartları sürdürmeye sıkı sıkıya bağlı olan Çinliler, bu sayede şehircilik anlayışlarına süreklilik kazandırmışlardır. Lewis Mumford, “Tarih Boyunca Kent” adlı kitabında bir kültürün kilit noktaları olarak sayar: Muhafazakarlık, tekrar ve sabır. Çinliler, 5 bin yılda biriktirdiklerini, şiirde, resimde ve mimaride sabırla tekrar etmekten hiç vazgeçmemişlerdir.

Çin şehrinin tutkallarından biri kültürel uyumdur. Kültürel uyum, şehrin kurucu unsuru olmaktan çok sürdürücü unsurudur. Çinlinin yaşayabilmesi için, onun yaşayabileceği fiziki çevre ve semboller ortamı sağlanmalıdır. Kıvrımlı çatılar, pavilyonlar, şakayık çiçekleri, taş köprüler, çayevleri, davul kuleleri, tütsü dumanlarının yükseldiği tapınaklar ve mimari eserlerinden daha yaşlı ağaçları olmadan Çinlilerin Çinli gibi yaşaması düşünülemez. Bugün modern Pekin’de, kuzeyde Davul Kulesi’nden (eski Çin şehrinde şehrin sınırlarını davul kulesinin sesi tayin ederdi, bizde ezan sesinin işlevine benzetilebilir) güneyde Cennet Tapınağı’na kadar uzayan ve kenti ikiye bölen bu geleneksel tarihi eksen yeniden diriltilmeye çalışılmaktadır. Ancak bu yapılırken, Türkler ve Çinliler aynı hataya düşmekten kurtulamazlar: Geçmişi/geleneği ucuz bir şekilde kopya ederek diriltmeye çalışmak! Geçmişi, içinden istediğin şeyi çekip alabileceğin ve boca edebileceğin bir değerler deposu olarak görmek! Ankara’nın girişine, şimdiden “kentin simgesi” olma işlevi vereceğin kapılar dikmek! Pekin’de Sovyet binalarının tepesine geleneksel kıvrımlı Çin çatıları geçirmek! (Türkiye ve Çin’de alelacele bir “geleneğe dönüş” çabası ve bunun sanat ve siyasete yansımaları üzerine notlar alıyorum. Maalesef, bir rönesans yaratması gereken “geleneğe dönüş”, bilinçsiz bir şekilde uygulanarak uygunsuz yolla geçmişte referans bulma çabası olarak kalıyor.)

A traffic jam is seen during the rush hour in Beijing June 14, 2006. China needs to improve public transport to help curb choking traffic jams instead of building more and more highways to make room for private cars, the World Bank said on Wednesday. REUTERS/ Jason Lee (CHINA)

IMG_1779Jingshan Tepesinden Guomao semtine bakış, kendi çekimim

Düzenli ama karaktersiz…

Çin şehri tek tiptir. Bu tek tip şehir anlayışı, monoton, tek düze, renksiz bir dünya görüşünün ürünü değildir; bilakis tüm renklerin, günlük yaşamın tüm canlılığının, büyük bir tasavvurun içerisinde kendisine uygun yeri bulması sağlanır.

Çin şehri, yine Türk şehrinden farklı olarak topografyaya fazla bağımlı değildir. Eski Çin’de doğa şehre ayak uydurmalıdır, ancak bu yapılırken doğaya zarar verilmez, şehrin inşası için uygun bir alan bulunur ve ardından doğa şehre davet edilir. Hele mevzubahis hanedan başkentiyse, mekanın nasıl şekilleneceği çok ince detaylarla önceden tayin edilmiştir.

Türk ile Çin şehirleri arasında ilk bakışta dikkat çeken bir fark, Çin şehirlerinin tek tipliğine karşılık eski Türk şehrinin çeşitliliği.

Pekin’in farklı semtleri, muhakkak bir nebze farklılık gösterse de, kentin neresine giderseniz gidin, bu dümdüz mekanda hep aynı kentin içinde bulunduğunuzu hissedersiniz. Buna karşılık Türkiye’nin başkentinde farklı yaşam tarzlarına ev sahipliği yapan Çankaya ve Altındağ semtleri, iki farklı kentten kesitler sunar sanki. Çankaya, cumhuriyetin kurucu idealleri çerçevesinde, Ankara’nın olmak istediği şeyken, plansız yapılaşmasıyla Altındağ unutulmak ve değiştirilmek istenendir! Çin ise, unutmak istediğini çoktan unutmuştur…

Çin’in başkentinde ve kısa süreli seyahatlerim sırasında dikkat ettiğim diğer modern Çin şehirlerinde bu tip ayrımların bizdeki kadar keskin olmadığını gördüm. Pekin’in batısındaki Shijingshan semti, doğusundaki Chaoyang, kuzeyindeki Haidian, güneyindeki Fengtai semtlerini kapsayan günübirlik bir şehir turuna çıkarsanız, kente genel görünümünü veren köprülerin, otobüs duraklarının, çöp kutularının, metro istasyonlarının, reklam panolarının, çevre düzenlemelerinin, süslemelerin, kırmızı pankartlara asılmış sloganların tek tip olduğunu görürsünüz. Çin şehri, yekpare bir büyük şehirdir. Ancak Türkiye’de, aynı kentin farklı ilçeleri, değişik dünya görüşlerine sahip partilerin belediye başkanlarının elinde, özerk şehirlere dönüşmüş durumdadır. Bu bir yönüyle övünülecek bir şey olabilir; Turgut Cansever eski Türk şehrindeki bu çeşitliliği “şehirler manzumesi” olarak adlandırır. Aynı şehrin farklı kesimleri, galaksiler misali hem birbirinden bağımsız, hem birbirlerine kültürel, sosyal ve iktisadi olarak bağımlı olabilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Şehircilik Şurası konuşmasında Türk şehirlerinin bu özelliğine atıf yapmış ve bunun Türk toplumunda var olan çeşitliliği ve farklılıkları bir arada yaşatabilme özelliğini yansıttığını ifade etmiştir.

Türk şehrinin bu çeşitliliği, İstanbul örneğinde Tanpınar’ın Beş Şehir’inde de karşımıza çıkar:

“Beyoğlu, hamlesi yarı yolda kalmış Paris taklidiyle hayatımızın yoksulluğunu hatırlatırken; İstanbul, Üsküdar, semtleri kendisine yetebilen bir değerler dünyasının son miraslarıyla, biz farkında olmadan içimizde bir ruh bütünlüğü kurar, hülyalarımız, isteklerimiz değişir. Boğaziçi’nde, Üsküdar’da, İstanbul’da, Süleymaniye veya Hisar’ların karşısında, Vaniköy İskelesi’nde veya Emirgan kahvesinde sık sık başka insanlar oluruz”

Sık sık başka insanlar olmak! Türk ve Çin şehirleri arasında tek bir can alıcı fark söylemem istenirse, tereddütsüz bunu not edebilirim: Sık sık başka insanlar olmak! Bir yönüyle başkalaşmak! Şehir sakinin yaşadığı şehirde başkalaşmasına, geleneksel Çin kentinde, hatta günümüzün makine gibi işleyen modern şehirlerinde de müsaade edilmiyor.

Şunu da eklemek lazım, bir toplumda var olan çeşitliliği özümsemek için ille de parçalı şehirler kurmak gerekmez. Yekpare bir şehir de pekala sosyal ve kültürel çeşitliliklere sahip olabilir, ancak çok temel bir farkla: Yekpare şehir, sahip olduğu farklılığı, baskın kültür içinde eritirken, parçalı şehir, farklılıklara kendilerini kendileri kalarak ifade edebilecekleri daha fazla yaşam alanı açar.

Eski Türk ve Çin şehirlerinin farklarının temelinde, birbirinden tamamen farklı iki dünya algısı var. Bu farkın temelinde, insan hayatının iki kutbu var: Hareket ve yerleşme. Türkler, varlığı tüm yönleriyle gören hareketli bir kültürden geliyor. Çinlilerde zaman ve mekan algısı daha statik.

vbbYıkım anlamındaki Chai karakteri. Olimpiyat oyunları öncesinde eski Pekin sokaklarında yıkımına karar verilen yüzlerce evin duvarında bu karakter vardı

Ancak Türkler ve Çinlilerin ortak becerebildikleri bir şey var: Yıkmak! İstanbul o güzel çeşmelerini, konaklarını savaş ve işgal dönemlerinde değil, yol genişletme çalışmaları sırasında kaybetti. Pekin’in tarihi surları, özenilen Sovyet mimarisinin etkisi ve 1950’lerde kentin sanayi merkezine dönüştürülmesiyle yok edildi. Başkan Mao, başkente baktığında “fabrika bacalarından oluşan bir orman” görmek istiyordu. Bugün, Pekin’in tarihi surlarından geriye nerdeyse hiçbir şey kalmamıştır. Turgut Cansever, şehrin bu kaybını şöyle anlatır:

“Bütün Pekin’i yıktılar, bütün o muhteşem Pekin’i… Ağaçlarla, renklerle bir rüya olan Pekin’i. İnsanlık tarihinin belki üç bin senede meydana getirdiği en muhteşem ürünlerinden birini yıktılar, bizim İstanbul’u yıktığımız gibi…”

cctvPekin’de havanın kirli olduğu bir gün… Arka plandaki devasa tuhaf yapı devlet televizyonu CCTV’nin meşhur binası. Esasen Pekin’de kentleşmenin ne yönde seyredeceğinin bir önemi yok; zira hava kirliliğinden dolayı yılın büyük bölümünde görüş mesafesi bir hayli düştüğü için, Pekinliler şehirlerinin neye benzediğini de çoğu zaman göremiyorlar…

3 Comments

  1. Çok güzel yazmışsınız,inşallah kalanları koruyabiliriz

  2. Etkileyici analizler ve karşılaştırmalarla bezenmiş bu güzel yazı için teşekkürler sevgili Emre, yüreğine, kalemine sağlık.

  3. Yaziniz hem karsilastirmalarin uyumlu gecisi hem de kullanilan diliyle oldukca akici dahasi bilgilendirici ,unutmanin zevkini tadanlar icin bir uyarici deneme, burada yasayan Turkler icin de guzel bir ozet. Onyillarini Beijing’de gecirmis ve bu yikimlarin yakin donemdekilerini uzulerek seyretmek zorunda kalmis biri olarak , ülkenin yurttasi olmasam da bu guzel sehrin bir sakini olarak “yazik oldu” demeden edemiyorum.
    Yeni yazılarınızı okumak dileğiyle, teşekkür ediyorum.

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *